Dün Gazze, Bugün İran… Yarın Sıra Kimde? Büyük Oyun Başladı: Algı, Savaş ve Sessizliğin Bedeli
Muhammet Hadi Aydemir’in hazırlayıp sunduğu hafta başı programı, birbirinden önemli isimleri ağırladı. Programa; Gazeteci-Yazar Muhammet Binici, Araştırmacı-Yazar Dr. Ercan Özçelik, Doğru Haber Yazarı Mehmet Zülküf Yel, Niğde Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdullah Aydın ve Gazeteci-Yazar Mustafa Uzun katılım sağladı.
Gündeme dair çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Muhammet Binici, yaşanan gelişmelere ilişkin önemli tespitler ortaya koyarak kamuoyunda geniş yankı uyandıracak mesajlar verdi. İşte çok konuşulacak o satır başları…
GÜNDEM Haberi
837 Yıl Sonra Utanç: Mescid-i Aksa’nın Kapısına Kilit
Selahaddin Eyyubi, Mescid-i Aksa’yı fethettiğinde bundan tam 837 yıl önceydi.
O gün, bu mübarek mabedin kapıları yalnızca Müslümanlara değil; Hristiyanlara, Yahudilere ve tüm insanlığa açıktı. Çünkü orası bir beşerin değil, medeniyetlerin ortak hafızasıydı.
Peki ne oldu?
Aradan geçen 837 yılın ardından bugün, aynı kapılara kilit vuruluyor. Bu durum, sadece bir coğrafyanın değil; insanlığın ve vicdanın da yaralanmasıdır.
Bir Müslüman olarak, kimseyi yargılamadan ifade ediyorum:
Ben bundan esef duyuyorum.
Ben bundan utanıyorum.
Necmettin Erbakan hocayı yakından tanıyoruz, biliyoruz. Koalisyon döneminde dahi barış gücünü bölgeye göndererek, o günün şartlarında bile Mescid-i Aksa’nın yalnız olmadığını tüm dünyaya ispat etmişti.
Bugün ise aynı kapıların kapalı olması, bizler için sadece bir siyasi mesele değil; bir vicdan muhasebesidir.
Saltanat” Çığırtkanlarının İkili Oyunu
Son günlerde “İran’da saltanat geliyor” şeklinde bazı yorumlar yapılıyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Bu yorumları yapanlara bakıyoruz; aynı kişiler, İsrail’in politikalarına ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya üzerindeki etkisine karşı tek bir söz söylemiyor. Epstein saltanatına mesela…
Epstein saltanatının iplerini elinde tuttuğu; Donald Trump, Joe Biden, Barack Obama gibi karanlık bir yapının temsilcisi olduğu bu liderlerin temsil ettiği güç düzenine karşı suskun kalıyorlar.
Ama söz konusu İran olunca hemen “saltanat” söylemi ortaya atılıyor. Algılar ardı ardına işletilmeye başlatılıyor.
Eğer bir yönetim anlayışı gerçekten eleştirilecekse, bu her yerde ve herkese karşı aynı tutarlılıkla yapılmalıdır. Aksi halde bu, bir duruş değil; bir çifte standarttır.
Diğer tarafta ise, babasının ardından sorumluluk üstlenen ve bir davayı şehit olma pahasına sürdürmeye çalışan insanlar “saltanat” diye yaftalanıyor. Oysa mesele sadece bir koltuk meselesi değildir. Bir davaya, bir mefkûreye sahip olmak; sorumluluk almak demektir.
Kim gider ölümü bile isteye bir makamın başına?
Gerçekten inancı, davası ve ideali olan gider.
Ben buradan açıkça ifade ediyorum:
Başkalarının adamı olmak yerine, kendi değerlerimizin ve inancımızın yanında durmalı ve Allah’ın adamı olmalıyız.
Baba Hamaney gibi Mücteba hamaney gibi Hamas gibi Gazze’de mücadele eden insanların direnişine bakın. İnanç, kararlılık ve dava bilinci oradadır.
Geliniz; ayrışmayı değil, birlik olmayı seçelim.
Birlik olalım, beraber olalım.
Hedefimiz;
Kudüs’te, Mescid-i Aksa’nın kapılarının yeniden açılması olsun.
Bayram namazlarımızı, cuma namazlarımızı özgürce kılabildiğimiz günler için birlikte mücadele edelim.
Savaş Kimin İşine Yarıyor: İran mı, ABD mi?
Bugün şu soruyu sormak gerekiyor:
Bu savaşın sürdürülmesi kimin işine yarıyor? İran’ın mı, yoksa Amerika Birleşik Devletleri’nin mi?
Görünen o ki, bu çatışmalar en çok ABD'nin işine yarıyor.
Çünkü ABD bölgeden uzakta. Sahada yok ama perde arkasında İsrail'le birlikte dengeleri yönlendiriyor.
Ne yazık ki, bunların ne savaş ahlakı var ne de vicdan.
Gazze'de kadın, çocuk, yaşlı, bebek demeden katlettiler.
Soykırımı sessizce izlemediler, aktif şekilde desteklediler.
ABD'nin uzun süredir izlediği politika net:
Sahada olmadan etkili olmak, doğrudan görünmeden soykırım yapmak.
Ancak bugün ABD’nin kendi içinde de ciddi bir tartışma yaşanıyor. Siyaset sahnesinde ve özellikle Senato çevresinde, mevcut politikaların sorgulandığı bir süreç var. Halkın talepleriyle paralel şekilde bazı siyasetçiler de artık farklı bir yol haritası gerektiğini dile getiriyor.
“Geçmişin yüklerinden kurtulmalı, hatalı politikaları geride bırakmalı ve yeni bir sayfa açmalıyız” diyenler giderek artıyor. Bu yaklaşım, daha içe dönük ve daha dengeli bir Amerika arayışını ifade ediyor.
Dolayısıyla mesele, bir ülkeyi tamamen yok saymak ya da dışlamak değil; aksine, değişen dengeleri doğru okuyarak yeni bir anlayışla ilerlemektir. Daha sağduyulu, daha dengeli ve daha sorumluluk sahibi bir yaklaşım, hem bölge hem de dünya için daha sağlıklı bir yol olacaktır.
Soğuk Zincirin Kırılması: Enerji Kesintisi, Gıda Krizi ve Küresel Felaket Riski
İran bölgedeki stratejik noktaları vurursa soğuk zincir kırılır gıda taşımacılığı ciddi şekilde aksar. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları kapanırsa, gıda ithalatına bağımlı ülkeler büyük risk altına girer. Elektrik kesintileri yaşanırsa, bu durum daha da kötüleşir; buzdolapları ve derin dondurucular çalışmaz, gıdalar hızla bozulur. Bu da kıtlık riskini artırır.
Elektriğin kesilmesi, sadece gıdayı değil, sağlık sistemini de doğrudan etkiler. Hastanelerde serumların saklanması, cihazların çalışması gibi hayati süreçler aksar. Yani enerji kesintisi hayatı durma noktasına getirir.
Körfez bölgesinde yaşanacak bir kriz ve İran’ın durumu, tüm sistemi etkileyebilecek bir kırılma noktasıdır. Savaşlar sırasında sivillerin, çocukların ve hastanelerin hedef alınması, durumu büyük bir insani felakete dönüştürür.
Böyle bir senaryoda en kritik soru şudur: “Bu bizim başımıza gelse ne olurdu?” Savunmasız insanların zarar gördüğü bir ortamda sessiz kalmak mümkün mü? Bu noktada çatışmalar sadece askeri değil, derin bir insani ve ahlaki meseleye dönüşür.
ABD ve İsrail’in ölgedeki askeri kapasitesi ve ahlak dışı inşa haklarını ihlal eden tutumu bu gerilimin bir parçasıdır. Ancak asıl mesele, bir an önce durdurulması ve bölge dışına bir dha kullanılamayacak şekilde çıkarılmasıdır. Çünkü ABD ve İsrail’in bölgedeki varlığı, bölgesel bir krizden küresel bir felakete dönüşebilir.
Tarihin Tekrarı: Sessizlikten Yıkıma, Gazze’den İran’a Uzanan Tehlike
İran hangi dili konuşuyor? Bu soruyu topluma sorsak, çoğu insan “Arapça” diye cevap verir. Oysa gerçek şu ki Farsça konuşuluyor. Yani biz, hemen yanı başımızdaki komşumuzu bile tam olarak tanımıyoruz.
Tarihe baktığımızda da benzer bir kopukluk görüyoruz. Harzemşahlar, bugünkü Horasan ve İran coğrafyasında hüküm sürmüş, Celaleddin Harzemşah gibi önemli bir liderle temsil edilmiştir. Bu devlet, Büyük Selçuklu İmparatorluğu mirasının devamıydı.
O dönemde büyük bir tehdit vardı: Moğol İstilası. Celaleddin Harzemşah yardım istedi; Anadolu’ya ve Bağdat’taki halifeye çağrı yaptı. Ama kimse yardım etmedi.
Sonuç ne oldu? Hülagü Han geldi, şehirleri yerle bir etti. Bağdat'ın Düşüşü yaşandı, halife öşehit edildi. Ardından yıkım dalgası büyüdü ve Anadolu Selçuklu Devleti de ağır şekilde sarsıldı, toprakları harap saray tarumar edildi.
Harzemşah’ın halifeye ve Konya’ya yazdığı mektubun son satırında tarihin verdiği mesaj çok net: “Bu Gün bize yarın size”yani Bugün susarsan, yarın sıra sana gelir.
Yakın döneme baktığımızda da benzer bir tablo var. Önce Gazze’de olanlara sessiz kalındı. Şimdi mesele İran’a kadar uzanıyor. Sessizlik, krizleri durdurmuyor; aksine daha da büyütüyor.
Çünkü gerçek şu:
Ateş düştüğü yerde kalmaz. Bugün başkasına olan, yarın sana olur.
Asıl soru şu:
Bugün sessiz kalırsak, yarın konuşacak bir güç ve zemin bulabilecek miyiz?
Teknoloji Bağımlılığı ve Küresel Güç Mücadelesi: Sistemler Durursa Hayat da Durur
Bugün dünyada sistemlerin büyük bir kısmı teknolojiye ve dışa bağımlılığa dayanıyor. Eğer veri merkezleri durursa, bankacılık sistemi çöker; para transferleri kesilir ve küresel ticaret ciddi şekilde etkilenir. Bu, sadece ekonomik bir kriz değil, aynı zamanda hayatın durması anlamına gelir.
Düşünün; bir ülkede Merkez Bankası çalışamaz hale gelse, finans sistemi kilitlenir. Ya da afet anında koordinasyonu sağlayan sistemler çökerse, kriz yönetilemez. Basit bir örnekle: Trafik lambalarını yöneten bir sunucunun işlemcisi yansa ve o işlemciyi dışarıdan temin edemeseniz, şehirde kaos başlar. Çünkü artık teknolojiye göbekten bağlıyız.
Bu yüzden kritik bir gerçek ortaya çıkıyor: Kendi teknolojini üretmek zorundasın.
Sunucunu da, işlemcini de, altyapını da kendin geliştirmelisin.
Burada İran örneği çarpıcıdır. Bu bir övgü değil, tam da gerçekliğin bir tespitidir. Yaklaşık 47 yıldır uygulanan ambargolar, İran’a kritik bir şey öğretmiştir: Kendi kendine yetebilmek ve dışa bağımlılığın zincirini kırmak.
Bugün İran, birçok alanda kendi teknolojisini geliştirmeye, finans ve ekonomi ağında ise kapalı devre kendi sistemlerini işletmeye yönelmiş ve bunu da başarmıştır.
Çünkü
Zorunluluk, bağımsızlığın en iyi öğretmenidir.
Küresel ölçekte baktığımızda, Çin’de teknoloji ve üretimi ağı uzun süre Siyonizm’in palazlandırdığı büyük şirketlerin ve karanlık şeytani güç merkezlerinin kontrolünde oldu. Ancak Çin bugün bu bağımlılıktan kurtulmak için kendi yolunu çizmeye çalışıyor. Buna rağmen, Doğu Türkistan’da yaşananlar gibi ciddi insan hakları ihlalleri de göz ardı edilemez. Yani meseleye bakarken doğruya doğru, yanlışa yanlış demek gerekir.
Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri içinde parlamentoda ciddi bir endişe var. Savunma/savaş kaynakların büyük kısmının İran’da tüketilmesi, “Yarın daha büyük bir çatışma çıkarsa ne yapacağız?” sorusunu gündeme getiriyor. Özellikle Çin ile olası bir gerilim, küresel dengeleri tamamen değiştirebilir.
Bu tabloda ABD ve İsrail’in bileğini bükemediği İran, Rusa, Kuzey Kore gibi aktörler de denklemde yer alıyor. Güç dengeleri giderek karmaşıklaşıyor ve her ülke, diğerinin zayıflığını hesaplayarak pozisyon alıyor.
Sonuç olarak gerçek çok net:
Teknolojide bağımlı olan, kriz anında savunmasız kalır. Kendi altyapısını kuramayan, başkalarının sistemine mahkûm olur.
Enerji Vurulursa Sistem Çöker, Su Kesilirse Hayat Biter: Modern Savaşın En Kritik Hedefi Altyapı
İRAN ile ABD, İsrail arasındaki savaşın seyrini belirleyen en kritik unsurların başında enerji ve su altyapısı gelir. Çünkü modern dünyada bu iki unsur, hayatın devamı için vazgeçilmezdir.
Bölgede zaten bilinen hedefler var: rafineriler, petrol terminalleri ve enerji tesisleri. Bu tür noktalar vurulduğunda karşılık gecikmez; İran da misilleme yapar. Ancak mesele sadece vurmak değil, neyin vurulduğudur.
Çünkü rafineriler hasar aldığında haftalar, hatta aylar içinde onarılabilir. Ama su tesisleri, elektrik altyapısı ve veri merkezleri hedef alındığında, toparlanma süresi çok daha uzun ve yıkıcı olur.
Burada kritik olan üç kelime var: Tuz arıtma tesisleri.
Özellikle Basra Körfezi çevresindeki ülkeler için bu tesisler hayati öneme sahiptir. Çünkü bu bölgenin en zayıf noktası su kıtlığıdır. Örneğin Katar gibi ülkelerde sıcaklık 50 dereceye kadar çıkarken, içme suyunun çok büyük bir kısmı deniz suyunun arıtılmasıyla elde edilir.
Şimdi düşünün:
Eğer enerji santralleri vurulursa, elektrik kesilir. Elektrik kesilirse, tuzdan arındırma tesisleri çalışamaz. Bu da doğrudan şu anlama gelir: İçme suyu üretimi tamamen durur.
Sonuç?
Enerji kesilirse su biter. Su biterse hayat durur.
İşte bu yüzden modern savaşlarda asıl hedef sadece askeri güç değil, yaşamı sürdüren altyapının kendisidir.
Algılarla “İrancılık” ve Zihinlere Vurulan Zincir
Algılardan bahsedelim.
Maalesef yönetilen ve üretilen algılar çok önemli; bizi içten içe esir alıyor. Ayaklarımıza pranga vuruyor, ellerimize kelepçe takıyor ve beynimizi kuşatma altına alıyor.
İran mevzusuna burada geliyoruz. Program yapıyoruz gelen konuk şunu söylemeden konuşmaya başlanıyor: “Şimdi bir yorum yapacağım ama beni ‘İrancı’ olarak değerlendirebilirler…” Bu yaklaşım o kadar abesle iştigal ki… Bunu söyleyen gazetecileri de, yazarları da, programcıları da kınıyorum. Altını çizerek söylüyorum: Kınıyorum. Neden? Şu yüzden:
Amerika’da 30 yıl kalmış bir gazeteci geliyor, bir programa çıkıyor ve yorum yapıyor ama şunu söylemiyor: “Şimdi Amerika ile ilgili konuşacağım ama bana Amerikancı diyebilirler.” Demiyor.
Almanya’da 20–25 yıl kalmış biri konuşuyor, yorum yapıyor ama “Beni Almancı ilan ederler” diye bir çekince koymuyor.
İşte algı tam olarak burada devreye giriyor.
Bakın, bununla ilgili çok çarpıcı veriler var. ABD basınına haberine göre Trump Günlük söylediği ortalama yalan sayısı 20’nin üzerinde. Düşünün bir devlet başkanı çıkıp konuşuyor, iki dudağının arasından çıkan her şey milyonlara ulaşıyor ve insanlar bunu dinliyor.
Joseph Goebbels’in meşhur bir sözü vardır: “Yalanı tekrarlayın, insanlar ona inanır.” Ne kadar çok tekrar edilirse, toplum o kadar alışır, o kadar kabullenir.
Şimdi baktığımızda, Orta Doğu dahil, Avrupa dahil, birçok konuda aynı şey oluyor. Bazı söylemler o kadar çok tekrar ediliyor ki artık sorgulanmaz hale geliyor. İnsanlar düşünmeden kabul ediyor.
İşte algı budur:
Tekrarla inşa edilen, zamanla gerçek gibi görünen bir yanılsama.
Medeniyet Maskesi: Gerçeğin Üstünü Örten Algı – Bebek yiyen İsviçre
Bugün “medeniyet” denince bize örnek gösterilen yerlerden biri: İsviçre.
“Modern”, “özgür”, “ileri” diye anlatılıyor.
Ama biraz durup algının arkasına bakmak gerekiyor.
2009 yılında, yani çok da uzak olmayan bir tarihte, bu ülke bir referandum yaptı.
Ve Avrupa’da bir ilke imza atarak minare yapımını yasakladı.
Şimdi sormak lazım:
Bu mu medeniyet?
Aynı ülkenin merkezinde, herkesin bildiği bir heykel var.
Bir figür… kendi çocuğunu yiyen bir baba.
Bu nasıl bir medeniyet hafızası?
Bu nasıl bir sembol dili?
Bir yanda “insan hakları” söylemi,
diğer yanda şiddeti, vahşeti ve karanlığı simgeleyen imgeler…
Bakın mesele sadece semboller değil.
Bugün dünyada, özellikle kriz bölgelerinde yaşananlara bakın. Gazze’de çocuklar ölüyor, İran’da okullar bombalanıyor, siviller hedef alınıyor.
Ve bu yaşananlar çoğu zaman sessizlikle geçiştiriliyor.
Peki neden?
Çünkü algı yönetimi devrede.
Kimin “medeniyet”, kimin “tehdit” olduğu önceden yazılmış bir senaryoya göre belirleniyor.
Ama asıl dikkat edilmesi gereken başka bir konu daha var:
Bugün sadece dışarıda değil, içeride de bazı karanlık yapılarla ilgili iddialar konuşuluyor.
Lüks semtlerde, rezidansların altında,
gözlerden uzak yerlerde neler oluyor?
Kimler eğitiliyor, kimler yönlendiriliyor?
Bu iddialar doğru mu, değil mi?
Bunun cevabını verecek olanlar bellidir: Devletin ilgili kurumları ve kolluk kuvvetleri.
Ama şunu da unutmamak gerekir:
Bu tür yapıların varlığına dair iddialar, sadece bir ülkeye özgü değil.
Dünyanın farklı yerlerinde, özellikle bazı dini yapılar üzerinden tartışmalı ve karanlık faaliyetler uzun zamandır konuşuluyor.
Bu noktada yapılması gereken şey çok net: Araştırmak, sorgulamak ve gerçeği ortaya çıkarmak.
Çünkü gerçek gizlenirse,
yerini her zaman algı doldurur.
Bugün geldiğimiz noktada şunu açıkça görüyoruz:
Dünya sadece ekonomik ya da askeri olarak değil, zihinsel olarak da şekillendiriliyor.
Ve bu sistemin en altında ezilenler kim?
Bugün bile Amerika Birleşik Devletleri halkının büyük bir kısmı;
yüksek vergiler, sağlık giderleri ve sistem baskısı altında yaşıyor.
Yani “güçlü” görünen yapıların içinde bile, aslında ciddi bir memnuniyetsizlik var.
Sonuç olarak mesele şudur:
Bize anlatılan “medeniyet” ile
gerçekte yaşananlar arasında büyük bir fark var.
Ve bu farkı görebilmek için algının değil, gerçeğin peşinden gitmek gerekir.
Küresel Plan: #Türkiye'ye Vurulmak İstenen Zincir
Özellikle soruyorsunuz ya:
"Bölgede bu kadar kırılma yaşanırken biz neden yeterince hareket edemiyoruz? Neden kısıtlanıyoruz, neden söz sahibi olamıyoruz?"
Aslında bu sorunun cevabını yıllar önce söylemiştik. Bugün yaşananlar, o tespitlerin nasıl da tam yerine oturduğunu açıkça gösteriyor.
Çünkü mesele basit değil. Karşımızda adım adım ilerleyen, planlı bir yapı var.
Bu yapının temelinde 4 ana unsur bulunuyor:
Tek kolluk kuvveti (tek güvenlik sistemi)
Tek finans sistemi
Tek eğitim ve sağlık politikası
Ve en önemlisi: tek sınır, tek idari yapı
Yani hedef açık: merkezileşmiş bir dünya düzeni.
Bugün buna farklı isimler veriliyor ama özünde bu; ulusların etkisizleştirildiği, kararların merkezden alındığı bir yapı.
Geçmişte bu planlar farklı ülkeler üzerinden denendi.
Bir dönem Türkiye'de "ılımlı İslam" söylemi öne çıkarıldı.
Ardından gözler Suudi Arabistan'a çevrildi.
Orada bile dini yapı üzerinden ciddi dönüşümler zorlandı.
Aynı şekilde;
Mısır, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkeler,
bu büyük planın farklı aşamalarında araç olarak kullanılmak istendi.
Peki bugün ne yapılmak isteniyor?
Bugün çok daha kritik bir aşamadayız.
NATO, genişleyerek 32 ülkeye ulaştı.
Ve artık şu konuşuluyor: "Tek bir uluslararası kolluk gücü oluşturulmalı."
Yani askeri gücün ötesinde, küresel bir güvenlik mekanizması.
Peki bu yapı nerede kurulmak isteniyor?
Cevap çok çarpıcı: Türkiye.
Çünkü Türkiye, bölgenin tam merkezinde. Operasyonel olarak en kritik noktada.
Ama burada çok önemli bir gerçek var:
Bu ülkenin halkı… İnançlı bir halktır.
Günde beş vakit secdeye giden,
yönünü Kâbe'ye çeviren,
Mescid-i Aksa için yüreği yanan bir halktır.
Ve bu halkın vereceği cevap nettir: "Buna müsaade eder miyiz?"
İşte asıl kırılma noktası burasıdır.
Bir tarafta uluslararası baskı…
Diğer tarafta halkın vicdanı.
Bu dengeyi yönetmek ise hiç kolay değil.
Çünkü mesele sadece bir üs, bir sistem meselesi değil. Mesele, egemenlik meselesi.
Daha da önemlisi şu: Eğer bu talepler kabul edilmezse, devreye başka bir plan giriyor:
Yıldırma ve bezdirme politikası.
Amaç ne? Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak. Karar alamaz hale getirmek. Ve sonunda kendi isteğiyle geri adım atmasını sağlamak.
Çünkü doğrudan dışlamak zor. Ama içeriden baskıyla yönlendirmek mümkün.
İşte bugün yaşadığımız tablo tam olarak budur:
Küresel planlar, bölgesel baskılar ve yerel direniş arasında sıkışan bir Türkiye.
Ve bu yüzden soru hâlâ geçerli: Biz gerçekten özgür mü hareket ediyoruz, yoksa görünmeyen bir planın içinde mi yön bulmaya çalışıyoruz?
Bilmeden Konuşuyoruz: Komşumuzu Tanıyor muyuz? İran Gerçeği!
Mesela bir meslektaşımız, ismini vermeyeyim, önyargılarla İran'a gitti. Ancak orayı görüp döndükten sonra, tüm düşüncelerinin değiştiğini ifade etti. Bu aslında önemli bir gerçeği gösteriyor: Bilmeden konuşuyoruz, görmeden hüküm veriyoruz.
Bugün kamuoyuna sorsak, "İran hangi dili konuşuyor?" diye, büyük bir çoğunluk "Arapça" der. Oysa gerçek şu ki, İran'da konuşulan dil Farsçadır.Yani biz, hemen yanı başımızdaki komşumuzun dilini bile doğru bilmiyoruz.
Oysa bu coğrafya, tarih boyunca büyük medeniyetlere ev sahipliği yaptı. Selçuklu Devleti, Pers İmparatorluğu ve daha birçok uygarlık bu topraklarda var oldu. Hatta Osmanlı döneminde bile Farsça, edebiyat ve kültür alanında etkili bir dil olarak kullanıldı.
Dikkat çeken bir diğer nokta ise şu: İran, tarih boyunca kendi topraklarında yaşamış bu medeniyetlerin izlerini yok etmek yerine korumayı tercih etti. Bugün oraya gittiğinizde, farklı dönemlere ait eserleri bir arada ve canlı şekilde görmek mümkündür.
Verilmek istenen mesaj açık: Bir coğrafyayı anlamadan önce, onu tanımak gerekir.
Sessizlikten Yıkıma, Gazze'den İran'a Uzanan Tehlike
İran hangi dili konuşuyor? Bu soruyu topluma sorsak, çoğu insan "Arapça" diye cevap verir. Oysa gerçek şu ki Farsça konuşuluyor.Yani biz, hemen yanı başımızdaki komşumuzu bile tam olarak tanımıyoruz.
Tarihe baktığımızda da benzer bir kopukluk görüyoruz. Harzemşahlar, bugünkü Horasan ve İran coğrafyasında hüküm sürmüş, Celaleddin Harzemşah gibi önemli bir liderle temsil edilmiştir. Bu devlet, Büyük Selçuklu İmparatorluğu mirasının devamıydı.
O dönemde büyük bir tehdit vardı: Moğol İstilası. Celaleddin Harzemşah yardım istedi; Anadolu'ya ve Bağdat'taki halifeye çağrı yaptı. Ama kimse yardım etmedi.
Sonuç ne oldu? Hülagü Han geldi, şehirleri yerle bir etti. Bağdat'ın Düşüşü yaşandı, halife şehit edildi. Ardından yıkım dalgası büyüdü ve Anadolu Selçuklu Devleti de ağır şekilde sarsıldı, toprakları harap, sarayı tarumar edildi.
Harzemşah'ın halifeye ve Konya'ya yazdığı mektubun son satırında tarihin verdiği mesaj çok net: "Bu gün bize, yarın size"
Yani bugün susarsan, yarın sıra sana gelir.
Yakın döneme baktığımızda da benzer bir tablo var. Önce Gazze'de olanlara sessiz kalındı.Şimdi mesele İran'a kadar uzanıyor.Sessizlik, krizleri durdurmuyor; aksine daha da büyütüyor.
Çünkü gerçek şu: Ateş düştüğü yerde kalmaz. Bugün başkasına olan, yarın sana olur.
Asıl soru şu: Bugün sessiz kalırsak, yarın konuşacak bir güç ve zemin bulabilecek miyiz?
Soğuk Zincirin Kırılması: Enerji Kesintisi, Gıda Krizi ve Küresel Felaket Riski
İran bölgedeki stratejik noktaları vurursa soğuk zincir kırılır, gıda taşımacılığı ciddi şekilde aksar. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları kapanırsa, gıda ithalatına bağımlı ülkeler büyük risk altına girer. Elektrik kesintileri yaşanırsa, bu durum daha da kötüleşir; buzdolapları ve derin dondurucular çalışmaz, gıdalar hızla bozulur. Bu da kıtlık riskini artırır.
Elektriğin kesilmesi, sadece gıdayı değil, sağlık sistemini de doğrudan etkiler. Hastanelerde serumların saklanması, cihazların çalışması gibi hayati süreçler aksar. Yani enerji kesintisi hayatı durma noktasına getirir.
Körfez bölgesinde yaşanacak bir kriz ve İran'ın durumu, tüm sistemi etkileyebilecek bir kırılma noktasıdır. Savaşlar sırasında sivillerin, çocukların ve hastanelerin hedef alınması, durumu büyük bir insani felakete dönüştürür.
Böyle bir senaryoda en kritik soru şudur: "Bu bizim başımıza gelse ne olurdu?" Savunmasız insanların zarar gördüğü bir ortamda sessiz kalmak mümkün mü? Bu noktada çatışmalar sadece askeri değil, derin bir insani ve ahlaki meseleye dönüşür.
ABD ve İsrail'in bölgedeki askeri kapasitesi ve ahlak dışı, insan haklarını ihlal eden tutumu bu gerilimin bir parçasıdır. Ancak asıl mesele, bir an önce durdurulması ve bölge dışına bir daha kullanılamayacak şekilde çıkarılmasıdır. Çünkü ABD ve İsrail'in bölgedeki varlığı, bölgesel bir krizden küresel bir felakete dönüşebilir.
AMBARGO VAR, KUŞATMA VAR… AMA İRAN HÂLÂ AYAKTA!
DOLAR YOK, SİSTEM YOK.. AMA İRAN HALA DİM DİK!
Şimdi dikkat edin…
Bugün çok sorulan bir soru var:
Neden bazı ülkeler dış baskılara rağmen ayakta kalabiliyor?
Örneğin İran…
Birçok yaptırıma rağmen neden çökmedi?
Bunun cevabı aslında çok kritik:
Ekonomik bağımsızlık.
İran’a gittiğinizde bunu çok net görürsünüz.
Orada kendi para birimi olan tümen kullanılır.
Sistemin işleyişi de farklıdır:
Ülkeye giriş yaptığınızda paranızı yerel bankaya yatırırsınız,
ve içeride kendi sistemleri üzerinden işlem yaparsınız.
Dışarıya bağımlılık minimum seviyededir.
Ne uluslararası kart sistemleri kullanılabilir,
ne de küresel finans ağları etkilidir.
Yani:
Mastercard yok, dış finans yok, bağımlılık yok.
Tarımını kendi parasıyla yapıyor,
hayvancılığını kendi sistemiyle yürütüyor,
üretimini kendi içinde döndürüyor.
İşte bu yüzden: Göbekten dışarıya bağlı değil.
Ve bu durum, çok önemli bir sonucu beraberinde getiriyor:
Dışarıdan müdahale etmek zorlaşıyor.
Çünkü bir ülkeyi çökertmenin en kolay yolu,
onu ekonomik olarak bağımlı hale getirmektir.
Ama bağımlı değilse?
İşte o zaman süreç uzar, zorlaşır.
Bugün yaşanan tablo tam olarak budur:
Tüm baskılara rağmen sistem devam ediyorsa,
sebebi iç dinamiklerin hâlâ çalışıyor olmasıdır.
Algı, Savaş ve Güç: Ortadoğu’da Perde Arkası
Bugün konuşmamız gereken şey şu: Kaos tesadüf değil, planlıdır.
Kapitalist ve emperyal sistemin hedefinde, tek tip bir düzen kurmak var.
Sadece ekonomi değil, sadece siyaset değil… zihinler, inançlar ve coğrafyalar da şekillendirilmek isteniyor.
Bu yüzden Ortadoğu’ya bakın.
İran, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, Libya…
İsimler değişiyor ama tablo aynı:
Sürekli kriz, sürekli gerilim, sürekli kaos.
Çünkü amaç net: Bölgeyi istikrarsız tutmak ve kontrol etmek.
Bugün bakıyorsunuz, bir haber çıkıyor:
“İran vurdu”, “İsrail vurdu”, “şu ülke hedef alındı…”
Ama gerçekte ne oluyor?
Bilgi akışı o kadar kirli ki, gerçek ile algı birbirine karışıyor.
Bir açıklama geliyor, bir tehdit geliyor…
Ardından karşı hamleler konuşuluyor.
Örneğin Donald Trump döneminde yapılan açıklamaları hatırlayın.
“48 saat içinde cevap” gibi çıkışlar…
Bunlar sadece diplomatik sözler değil, psikolojik savaşın parçalarıdır.
Bugün de benzer bir tablo var.
Askeri yığınaklar konuşuluyor,
stratejik bölgeler gündeme geliyor.
Özellikle Hürmüz Boğazı,
dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri.
Burayı kontrol eden, küresel dengede söz sahibi olur.